16 Temmuz 2009 Perşembe

MALİ KAOS ve IMF (1)

1929 KRİZİNİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ 5. BÖLÜM Birinci Dünya Savaşından önce dolar, mark, sterlin gibi ulusal para birimlerinin değerlerini simgeledikleri altın miktarı belirlerdi. Bir sterlin bir ons altının dörtte biri demektir, bir dolar bir ons altının yirmide biri anlamına gelir, gibi. Ve dileyen herkes, elindeki kağıt parayı bankaya götürüp, karşılığında altın sikke talep edebilirdi. “Klasik Altın Standardı” dediğimiz bu uygulama 1914’de sonra erdi. Neden çünkü Amerika Birleşik devletinin haricinde hiçbir ülkenin elinde, Birinci Dünya Savaşı harcamalarını karşılayacak kadar altın yoktu. Avrupa devletleri, bir süre para birimlerinin altın miktarını azaltarak idare ettiler. İdare edemeyecek duruma geldiklerinde klasik altın standardından çıktılar. Mesela, Almanya. Birinci Dünya Savaşındaki kötü yenilgisi, ardından imzalamak zorunda kaldığı Versailles antlaşması, çok ağır savaş tazminatları derken, 1922’den itibaren ağır bir ekonomik krizin içinde buldu kendini. Alman Markına olan güven tamamen kayboldu. Fiyatların saat başı arttığı eşi görülmemiş bir enflasyon patladı. Alman ekonomisi tamamen çöktü. Almanlar bir somun ekmek alabilmek için fırına bir el arabası dolusu para götürüyorlardı. Böyle bir durumda, altın ne kelime, Almanlar “çavdar” bitkisinin değerini esas alan yeni bir para birimi, “çavdar-parası” çıkardılar. Ağustos 1923’de. Olmadı, üç ay sonra Rentenmark’a döndüler. “Renten” irad demek, “Rentenmark”ı, irad-parası şeklinde çevirebiliriz. Rentenmark’ın karşılığı ülkedeki tüm mülklerin ve sanayi kaynaklarının üzerine konulan ipotekti. Adı da zaten buradan geliyor. Rettenmark, yalnızca iç ödemelerde kullanılıyordu. Bir Rentenmark bir trilyon kağıtmarka tekabül ediyordu! Düşünün enflasyon ne boyutlardaydı! Almanya’daki kadar değil ama enflasyon İngiltere ve Fransa’yı da sarsıyordu. Klasik Altın Standard’ından vazgeçildi. Onun yerini “Altın Alımsatım Standardı” denilen uygulama aldı. 1922 Cenova Konferansı. “Altın Alımsatım Standardı”nın bir adı da “sözde altın standardı”dır. “Sözde” çünkü bu yeni düzenleme, altın sikkeyi tedavülden kaldırdı. Avrupa devletlerinin vatandaşları eskiden olduğu gibi bankalara gidip ceplerindeki kağıt paraları altın sikkelerle değiştiremeyeceklerdi. Altın, sadece uluslararası ödemelerde kullanılacaktı. Ulusal para birimleri, sterlin, frank, yine bir ons altının muhtelif kesirlerinin karşılığı olarak ifade ediliyordu, ama yeni uygulamayla birlikte “altın” para birimlerinin dayandığı tek değer olmaktan çıktı. Amerikan doları hariç. Dolar, “altın”a dayanan tek para birimi olarak kaldı. İngilizler, sterlini hem altın hem de dolara dayandırdıkları bir sistem geliştirdiler. Diğer Avrupa ülkeleri ise paralarının teminatı olarak sterlini göstereceklerdi. Böylece, doların altına, sterlinin dolar ve altına, diğer tüm para birimlerinin de sterline dayandığı bir sistem oluştu. Bu durum 1931 yılına kadar böyle devam etti. 1931 Fransa’nın ihracatının 52 milyar franktan 20 milyar franka düştüğü, fabrikaların kapanma noktasına geldiği yıl. Ülkesinin içine düştüğü durumdan haklı olarak ürken Popüler Cephe hükümeti, elindeki sterlin stokunu altına tahvil etmeye karar verdi. Ne ki, İngiltere’nin Fransa’nın talebini karşılayacak altını yoktu, altın alımsatım standardından toptan vazgeçtiklerini ilan ettiler. İngiltere altından vazgeçince, diğer ülkeler de İngiltere’yi izlediler. 1931-1945 yılları tarihe mali kaos yılları olarak geçti. Altın standardından çıkan ülkeler, paralarının karşılığında altın verme taahüttünden kurtulmuşlardı. Hükümetler, bu durumu istismar etmekten geri kalmadılar. Burada istismar etmekten kastım, paralarının değerini ekonomik değil siyasi mülahazalara göre belirlemeleridir. Örneğin, rakip ulusun mal satmasını önlemek için yapılan devaluasyon gibi. Rakip ulus da aynı şekilde karşılık verince para ile değerin, bir ulusun parası ile öteki ulusun parasının arasındaki ilişkinin saptanamadığı kaotik bir durum ortaya çıktı. Kimin ne yaptığı belli olmayan bu yıllarda dünya ticareti %63 azaldı. Fiyatlar yarı yarıya %48 düştü. Altın standardına geri dönmek gibi bir umut da kalmamıştı. Uluslarası ticaret ve yatırım hemen tümüyle durdu. Ülkeler, kendi aralarında takas antlaşmaları yaparak birbirlerine mal satmaya çalıştılar. Amerikan Dış İşleri Bakanı Cordell Hall’a göre, Avrupa’da yaşanan bu mali kaos, İkinci Dünya Savaşı’nın asıl çıkış nedenidir. Cordell Hall öyle diye dursun, Altın Standardının aslında hiç de istenir bir şey olmadığını savunanlar da vardı: Friedmancılar. Milton Friedman, Chicago Üniversitesinden. Mali konularda Friedman ekolü olarak bilinen düşünce sisteminin yaratıcısı olarak geçer. Friedmancılara göre, paranın altınla ifade edilmesi gerektiği düşüncesinden toptan vazgeçilmeli, ulusal paraların değerlerini serbest piyasa ekonomisinin arz-talep dinamiği uyarınca bulmasına izin verilmeliydi. Çünkü “altın” netice itibariyle bir madendi. Önemsenmesi Midas’tan bu yana süregelen bir alışkanlıktan ibaretti. Altına atfedilen değer rasyonel değildi. Hatta insanlığın “barbar” yıllarından kalan “bir kalıntı”dan ibaretti altın - bu son söylediğim Maynard Keynes’den bir alıntı. Oysa, yaşayan bilirdi krizleri iyileştirmek için neye ihtiyaç olduğunu. Ekonomiyi canlandırmak için para gerekiyorsa, hükümetler stokta altın vardı yoktu aldırmayıp, insanların alımsatım yapabilmelerini mümkün kılacak bir ortak araç, değeri üzerinde mutabakata varabilecekleri bir araç/para geliştirmeliydiler. Paranın başlangıç değerinin ne olacağına hükümetler karar verecekler, ancak para sahici değerini serbest piyasada dalgalanmak suretiyle bulacaktı. Altın esasına dayanmayan paralara “fiat-para” adı verildi. Bildiğimiz “eder” anlamında “fiyat” değil, f-i-a-t “Fiat.” Amerikan İngilizcesi bir kelime. Değeri yalnızca hükümet kararına dayanan para demek. Fiat paranın hakiki değeri uluslararası para piyasasında belli olacaktı. Hükümetler gereğinden fazla değer biçmişlerse paralarına, serbest piyasa onlara yanıldıklarını gösterecekti. Teorik olarak Chicago okulunun yaklaşımının da bir sakıncası görünmüyordu. Hatta, serbest piyasa ekonomisine inanlara iyi bile geldi. Ancak, mesele “serbest” piyasanın ne kadar serbest olabileceği meselesiydi. Ve olmadı. Az önce işaret ettiğim gibi, Hükümetler durumu istismar etmekten geri kalmadılar... dalgalanmaya bırakılan kurlar, paranın değerinin bilerek düşürülmesi gibi oyunlar, para birimlerinin rakip kamplara bölünmesi, alımsatım kontrolları, gümrük tarifeleri, kotalar... Bu karmaşaya son verecek uluslararası bir örgüt, yani Uluslararası Para Fonu, IMF, fikri daha o yıllarda, ‘30lı yıllarda doğmuştu. Bu amaçla epeyce bir toplantı yapıldı ama görüldü ki, para sorunu parça başı tedbirlerle çözülemeyecek kadar büyüktür. Yapılması gereken yeryüzünün hemen tüm uluslarının katıldığı ve onayladıkları bir sistem geliştirmek ve geliştirilen bu sistemin yürümesini sağlayacak, sürekliliği olan uluslararası bir örgüt kurmaktır. Amerika Birleşik Devletleri, savaş süresince bu örgütün nasıl bir örgüt olması gerektiğini araştırdı. Şimşekleri üstlerine çekmekten korkmayan iki cesur adam, Amerikalı Harry Dexter White ve İngiliz John Maynard Keynes, okyanusun iki yakasından yaklaşık aynı günlerde yazdıkları yazılarda paranın uluslararası dengeye kavuşmasının öyle arasıra yapılan toplantılarla mümkün olmayacağını, meselenin sürekliliği olan ortak bir kuruma emanet edilmesi gerektiğini anlatıyorlardı. Ancak sürekliliği olan bir kurum zamanla değişen ihtiyaçlara cevap verebilir, bir yandan ulusal para birimlerinin birbirlerine hiçbir kısıtlama olmaksızın tahvil edilmesini sağlarken, öte yandan da her bir para biriminin değerini açık ve tartışmaz bir şekilde belirleyebilirdi. 1944 Haziran’ında ABD’nin New Hampshire Eyaletinin Bretton Woods isimli kasabasında 44 ülkeden delegelerin katıldığı bir toplantı düzenledi. Savaşın içindeydiler, türlü zorluklar vardı, aylarca konuşuldu ama sonunda delegeler yeni uluslar arası para sistemini ve onu kollayacak uluslar arası örgütü, yani Uluslararası Para Fonu, IMF’yi hepbirlikte kurmayı kabul ettiler. Antlaşmayı 1946 Mart’ında 29 ülke imzaladı - bugün itibariyle IMF’nin üye sayısı 182. Buna Doğu Avrupa ülkeleri ve eski Sovyetler Birliği cumhuriyetleri dahil. IMF antlaşması imzalandıktan üç ay kadar sonra ilk İcracı Direktör seçildi, Fon’un Washington’daki merkezinde çalışmaya başladı. IMF Kuruluş Sözleşmesinin birinci bölümü, örgütün amaçlarını altı maddede özet: 1.Danışma ve birlikte çalışma ortamı sağlayacak devamlı bir kurum aracılığı ile parasal konularda uluslararası işbirliğini ilerletmek, 2.Uluslarası ticaretin yayılmasını ve dengeli büyümesini kolaylaştırmak ve bu amaçla tüm ortakların ekonomik politikalarının temel hedefleri olan istihdam, reel gelir ve üretim kaynaklarının yaratılmasına, geliştirilmesine ve idame ettirilmesine katkıda bulunmak. 3.Para alımsatımında istikrarı sağlamak, üyeler arasında düzenli alımsatım usulleri geliştirmek, rekabete dönük karşılıklı devaluasyonları önlemek. 4.Çok-taraflı ödemeler sisteminin kurulmasına ve dünya ticaretini engelleyen döviz kısıtlamalarının bertaraf edilmesine yardımcı olmak. 5.Fon kaynaklarını üyelere geçici süreyle ve yeterli garantiler altında tahsis etmek suretiyle üyelerin güvenlerini arttırmak ve dış ödemeler dengelerindeki aksaklıklarını ulusal ya da uluslararası refaha zarar vermeden düzeltmelerine fırsat tanımak. 6.Bu suretle üyelerin uluslararası dış ödemeler dengesizliklerinin süresini ve etkisini azaltmak. IMF’nin yeni sistemi esas itibariyle Altın Alımsatım Standardıydı, şu farkla ki sterlinin yerini bu defa IMF’nin mimarı Amerika Birleşik Devletlerinin para birimi, dolar, almıştı. Dolar bundan böyle dünyanın temel para birimi olacaktı.

Hiç yorum yok: