16 Temmuz 2009 Perşembe

BÜYÜK ÇÖKÜŞ

2. BÖLÜM Tek başına alındığında borsanın çöküşü ekonomiyi çökertmeye yetmemeliydi. Ancak, borsa Amerikan ekonomisinin sağlığının en iyi işareti olarak algılanıyordu. Çöküşü insanları derin bir güvensizliğe, derin bir öfkeye sürükledi. Kimi hükümeti, kimi, Amerikan Merkez Bankacılık Sistemini beceriksizlikle suçladı. Kimi, başta Başkan Hoover olmak üzere, devlet yetkililerinin yerli yersiz konuşmalarının piyasaları altüst ettiğini iddia etti. Diğerleri Amerika’ya hakim olan genel kanunsuzluk havasının borsaya da bulaştığını söyledi. Olanlara finans çevreleri ile işbirliği yapan ahlâksız politikacıların başta içerden haber alarak gerçekleştirdikleri işlemler olmak üzere, bir dolu kanunsuz icraatlarının neden olduğu iddia edildi. Kimi de olan bitenden kredili satışları sorumlu tuttu. Suçun tek başına şunda ya da bunda olmadığı ancak zaman içinde anlaşıldı. Ortalık yatıştıktan yıllar sonra yapılan araştırmalar gösterdi ki, meselâ, yolsuzluk ve yasa dışı işler var olmasına vardılar, ama sanıldıkları kadar çok ve belirleyici değildiler. Aynı şekilde kredili satışlar da olayın nedenini açıklayacak boyutlarda değildi. Buna karşın, yatırımcıları sahtekarlıktan koruyacak yasaların olmadığı da bir vakıaydı. Meselâ, şirketlerin mali tablolarının güvenilirliğini sağlayan yasalar olmadığı için, yatırımcı senedini aldığı firmanın iddia ettiği kadar sağlam olup olmadığını bilemezdi. Kısaca SEC diye bilinen Menkul Kıymetler Alımsatım Komisyonu, Kriz’den sonra kuruldu. Ticari bankaları, yatırım bankalarından ayıran Glass-Steagall yasası da Kriz’den sonra geldi. Ama Badel harab-ül Basra. Basra harab olduktan sonra. 1929 Krizi Amerikan halkını fiziksel ve ruhsal olarak yaraladı. İşten atılma korkusu derin tedirginliğe neden olurken, işlerini kaybeden erkekler – bir tahmine göre 17 milyon aile reisi - deprasyona girdi. 1929-1939 yılları arasında çok sayıda intihar girişimi oldu. Binlerce insan düpedüz aç kaldı. Bulabildikleri arsalarda sebze yetiştirmeye, kırsal alanda toplandıkları böğürtlen, kuş üzümü gibi meyvelerle beslenmeye çalıştılar. Arazileri olanlar, “yardım bahçesi”/relief garden” diye isim taktıkları bostanlar ektiler. Kimsede para olmadığı için ürünlerini başka ihtiyaç maddeleriyle takas ederek hayatta kalmaya çalıştılar. New York, tezgâhlarında elma, ayva gibi meyvalar satan yoksul işportacılarla doldu. Çocuklar kötü beslenmenin, ilaç eksikliğinin sonuçlarını ömürleri boyunca çektiler. Birden fazla ailenin birlikte oturmak zorunda kaldıkları evler gettoya döndü. Evlilikler azaldı – ama boşanmalar da öyle, çünkü insanların gidip oturabilecekleri ev yoktu. On yıl içinde Amerika’nın çehresi değişti. Büyük Çöküntü’yü ve izleyen trajediyi kimse John Steinbeck kadar iyi nakletmedi. Steinbeck’in 1939’da çıkan Gazap Üzümleri adlı romanı yürek burkan bir sosyal protestoydu. Büyük yazar, Kaliforniyalı arazi sahiplerinin ve bankaların göçmen işçilerin açlıktan kırılmalarına neden olan tutumlarını hikâye ediyor, birşeyler yapılması için adeta yakarıyordu. Büyük Çöküntü’nün nedenleri hakkında, yüzbinlerce tez, tebliğ, kitap yazıldı. Dönemin psikolojisi, sosyolojisi, ekonomisi, hukuk sistemi araştırıldı. Çöküntünün nedenleri, alınabilmesi mümkün iken alınamayan önlemler tartışıldı. Kütüphaneler dolusu bu çalışmaların üzerinde birleştiği beş-altı ortak nokta var: 1) gelir dağılımı dengesizliği, 2) şirketlerin mali durumları arasındaki dengesizlik, 3) bankaların yapılanmalarındaki bozukluk, 4) dış ödemeler dengesindeki bozukluk, 5) ekonomi yönetiminde tecrübesizlik, 6) parada altın standardında ısrar. Görüldü ki, ücretlerdeki artışa karşın, Kükreyen Yirmiler’de gelir dağılımı adamakıllı bozuktu: Ulusal geliri bir piramit gibi düşünürsek, en yukardaki %1, en aşağıdaki %11’in kazandığının tam 650 katı para kazanıyordu. Bu ülke servetinin az sayıda kişinin elinde toplanması demek. Bu durumun ülke ekonomisi açısından anlamı, iktisadi faaliyetin az sayıdaki zenginlerin lüks tüketimi ve yatırımları üzerine kurulmuş olup, her an değişebilir olmasıdır. Lüks tüketim ve geleceğe dönük yatırım, gıda gibi, barınak gibi olmazsa olmaz yaşam unsurları değildir insanın. En ufak bir provokasyonda lüks harcamalardan da yatırımlardan da kolayca vazgeçilir. Nitekim, New York Borsası çökünce sadece lüks tüketim değil, yatırımlar harcamaları ve bunların üzerine bina edilen ulusal ekonomi durdu. İkincisi, Amerika’nın en zenginleriyle en yoksulları arasında 650 misli gibi bir fark olduğu gibi, Amerikan şirketlerinin mali güçleri arasında da büyük farklılıklar vardı. 1870li yıllardan itibaren holdingler ve karteller halinde birleşen küçük şirketler, Birinci Dünya Savaşı sıralarında tekeller oluşturmuşlardı. 1929’a gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50sini 200 holding kontrol ediyordu. Bunun anlamı, tek birinin iflâsı halinde koca bir ekonominin sarsılmasıydı. Üçüncüsü, bankalar kötü yapılanmışlardı. ‘20li yıllarda Amerika’da günde 4-5 banka açılıyordu. Bunların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu. 1923-1929 arasın günde iki bankanın batıyor olmasının endişeye neden olmamasının başlıca nedeni ekonominin iyi gitmesiydi. Ne zaman ki işler bozuldu, banka iflaslarının vakayı adiye olarak görülmemesi gereği ortaya çıktı. Dördüncüsü, Birinci Dünya Savaşına kadar Amerika, Avrupa’ya borçlu bir ülkeydi. Birinci Dünya Savaşından sonra, savaşın hem galiplerinden, hem de mağluplarından alacaklarını tahsil etmeye çalışan, “alacaklı” ülke oldu. Herbert Hoover başkanlığındaki Amerikan hükümeti, borçlarını altın olarak tahsil etmek konusunda ısrarlıydılar. Ancak, hem dünya altın stoğu yetersizdi, hem de bu yetersiz altın stoğunu kontrol eden Amerikan’ın kendisiydi! Baştaki Cumhuriyetçi Hükümet, yabancı malların Amerikan piyasasını işgal edecekleri endişesiyle, Avrupa devletlerinin borçlarını mal ya da hizmet olarak ödemelerini de kabul etmedi. Amerikan sanayini gümrük duvarları ile koruma yolunu seçti ama dış ticareti küçülttü. Böylece, Amerika ne borçlarını tahsil edebildi, ne de borçlu ülkelere mal satabildi. Beşincisi, ekonomi yönetiminde tecrübesizlik. ’20 yıllarda Amerikan politikacılarının ve ekonomistlerinin büyük çoğunluğu, liberal ekonominin, en iyi ekonomik sistem olduğuna inanırlardı. “Laissez-faire”/ “Müdahale etmeyin, rahat bırakın!” politikasını benimsemişlerdi. ’29 Krizi, ekonominin kendi yolunu bulmasını beklemenin toplumsal maliyetinin kaldıralımayacak büyük olabileceğini gösterdi. Başkan Hoover, müdahale etmesi gerektiğine karar verdiğinde hem çok geçti, hem de nereye nasıl müdahale edeceği konusunda tecrübesizdi. Örneğin, ekonomiyi ayağa kaldırmanın yolunun devlet bütçesinin dengelenmesinden geçtiğine karar verdi. Devlet harcamalarını kıstı, vergileri arttırdı. Bu defa da işsizlik büsbütün yükseldi. İşsizlik yükselince, insanların satın alma gücü azaldı. Fiyatlar düşmeye başladı. Hoover, işadamlarından işçi çıkarmamalarını, daha az kâra razı olup, üretime devam etmelerini istedi. Bu da mümkün olmadı, çünkü adamlar mallarını satamaz hale gelmişlerdi. Amerikan hükümetinin ekonomi yönetimindeki tecrübesizliğinin bir diğer göstergesi, altın esasında kalma ısrarıydı. Altın esası dediğimiz, kağıt paranın değerini belirli bir miktar altına bağlamak, insanların kağıt paralarını istedikleri anda altınla takas edebileceklerini garanti etmek demektir. Ulusal ekonomi bağlamında, bu uygulama hazinede ne kadar altın varsa, tedavülde de o kadar para olacak anlamındadır. Sıkı para politikası. Hükümet, altına bağlı olmayan para basmayı, paranın değerini düşürmeyi reddetti. Piyasada para olmayınca ekonomik faaliyet mümkün olmadı. Sıkı para politikası ve izleyen faiz artışı reel sektörün daha da küçülmesine neden oldu. 1929-1933 arası üretim yarı yarıya düştü, işsizlik daha da arttı. Gelir hızla azalırken, fiyatlar yüzde otuz düştü. Bugün buradan bakınca görülüyor ki, Başkan Hoover yapacağı en iyi şey, altın esasından vazgeçip, para arzını arttırmak, piyasaları rahatlatmakmış. Para arzını arttırsaymış, ekonomi canlanma yoluna girebilirmiş. Ama bilemedi. Dediğimiz gibi ne politikacıların ne de ekonomistlerin bu işlerde yeterli deneyimi vardı. Krizin Amerikan ekonomisinin yapılanma biçiminden doğduğunu göremediler. Meselâ, işsizliği yenmek için Amerikan sanayinin korunması gerektiğini düşünüyorlardı. Bunun için gümrük duvarlarını yükselten bir yasa çıkarttılar. Avrupalılar anında aynen karşılık verince, iç piyasada satamayan Amerikan sanayicileri ihracaat da yapamaz oldular. Hoover’dan sonra başa gelen Franklin D. Roosevelt, farklı bir kişilikti. Dindar bir adamdı. Zenginle fakirin arasındaki uçurumdan içtenlikle rahatsızdı. Birşeylerin mutlaka değişmesi gerektiğine inanıyordu. Pragmatikti. Değişimden, çözümler denemekten korkmadı. Çok yaratıcı bir adam olmadığı, bunun kendisi tarafından da bilindiği söylenir. Eksiğini telafi etmek için, etrafına nitelikli entellektüelleri ve birinci sınıf iş adamlarını topladı. “Beyin Tröstü” denilen bir grup oluşturdu. İcraatın içinden diye bildiğimiz programlarının mucidi Başkan Roosevelt’tir. Her hafta radyoya çıkar, yapılanları anlatır, halkın güven tazelemeye çalışırdı. Roosevelt, 1932’de oyların yüzde 57.4’ünü alarak başa geldi. İlk 100 günde ekonomiyi canlandıracak, istihdamı arttıracak bir dizi programı uygulamaya koydu. Bu program paketine “New Deal” denildi – “Kartları yeniden dağıtmak” anlamında. İyi bir isimdi, çünkü ekonomide kartlar yeniden dağılacaktı, Amerika’nın buna ihtiyacı vardı. Roosevelt iktidarı, birincisi, işsizlik sorununun acil çözümüne ilişkin önlemlerin uygulamaya konulduğu 1933-1935 yılları, ikincisi yapısal reformların yapıldığı 1935-1937 yılları olmak üzere, iki etapta değerlendirilir. Bunların ilkine, İlk 100 gün, ikincisine de İkinci 100 gün denir. İlk 100 günün, ilk icraatı icraatı, Hükümete bankaları denetleme hakkı tanıyan Acil Bankacılık Yasası’nın çıkarılması oldu. Yasayı “ulusal banka bayramı”nın ilânı izledi. On gün süren bu sözde bayramda, ülkedeki tüm bankalar tatile çıktılar. Federal hesap uzmanları kapalı bankalara daldılar, hesaplarını teker teker incelediler. Bayram sona erdiğinde, bankaların üçte biri açılmadı. Sağlıksız olduklarına karar verilmişti. Aynı günlerde kurulan Mevduat Sigorta Şirketi, 5000 dolara kadar mevduatı devlet güvencesi altına aldı. Böylece bankalara duyulan güvensizlik ortadan kalktı. Daha sonra 1933 ve 1934 yıllarında çıkarılan iki yasa ile borsaya ayrıntılı kurallar getirildi. Federal Menkul Kıymetler Yasası ve Federal Menkul Kıymetler Alımsatım Komisyonu, satışa sunulan hisse senetlerine ilişkin tüm bilgilerin açıklanması gerekliliğini dayattı. Borsa zaptırapt altına alınırken, kredi ile hisse senedi almaya kısıtlamalar getirildi.

Hiç yorum yok: