20 Eylül 2008 Cumartesi

Necip Fazıl Kısakürek

Necip Fazıl Kısakürek (1905- 1983)

1905 yılının 25 Mayıs'ında İstanbulda doğdu.

Necip Fazıl'ın çocuklugu mahkeme reisliğinden emekli büyükbabasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. Maraş’lı bir soydan gelen şair ilk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Heybeliada’daki Bahriye Mektebin'de (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında dönemin pek çok ünlüleri vardı: Yahya Kemal Ahmet Hamdi(Akseki) İbrahim Aşki gibi...

İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra Türkiye'ye dönüşünde Hollanda Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Robert Koleji İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Ankara Devlet Konservatuarı Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı (1939-43). Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.

Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü.

Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur. Bohem hayatının en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz.

Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar. Tohum Para Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.

Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. Haftalık Ağaç dergisi (193617 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur. Büyük Doğu dergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi. 163. maddeye aykırı bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu. Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır.


Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul Son Posta Babıalide Sabah Bugün Milli Gazete Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez Mürid Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük ilgi topladı. Başta İdeologya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği büyük hizmet diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir.

1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981) Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı'nca 1980'de verilen beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.

Necip Fazıl Kısakürek 1983 yılının (doğduğu gün olan) 25 Mayıs'ında vefat etti.
Necip Fazil'in Hayatindaki ve Siirindeki Devreler

Necip Fazil'in hayatinda hem kendisine ve kendisini sevenlere, hem de muarizlarina göre üç devre vardir. Yani onun 79 yillik uzun hayati ve 60 yila yakin sairligi üç devreye ayrilir. Necip Fazil, "O ve Ben" adli hatira kitabinda bu devreleri "Onu Taniyincaya Kadar", "Onu Tanidiktan Sonra", "O Günden Beri" diye adlandirir. O dedigi, sairin efendisi, mürsidi Abdülhakim Arvasi'dir. Onun muarizlarinin, onu sevmeyenlerin tasnifi ise, "Genç Sair", "Mistik Sair" ve "Sabik Sair" seklindedir.


Necip Fazil'in hayatindaki ve siirindeki bu devreler, adlandirilmasi ne sekilde olursa olsun, belirgin çizgilerle birbirinden ayrilir. Bir hayli farkli
özellikler arz eder. Bu sebeple biz de bu tasnife uyacak, onun hayatini ve siirini üç devrede incelemeye çalisacagiz.


I. Devre (1904 - 1934) "Onu Taniyincaya Kadar"

Bu devre, Necip Fazil'in 1904-1934 yillari arasindaki ilk 30 yillik hayatini içine alir. Necip Fazil, edebiyat tarihlerine göre 26 Mayis 1905'te, "O ve Ben" adli eserinde kendisinin verdigi tarihe göre ise, 1904'de Istanbul'da Çemberlitas'ta, Sultanahmet'e dogru inen sokaklardan birinde, kocaman bir konakta dogar. Baba tarafindan dedesi, Istanbul Cinayet Mahkemesi ve Istinaf Reisliginden emekli, Marasli Kisakürekzade Hilmi Efendi'dir. Hilmi Efendi, Halep Valisi Salim Pasa'nin kizi Zafer Hanim'la evlidir. Babasi, hukukçu Fazil Bey, annesi ise Mediha Hanim'dir.


Dedesi Hilmi Efendi, o dogunca bu tek erkek torununa, kendi babasinin ismini verir: Ahmet Necip. Küçük Necip, büyük konakta büyük imtiyazlarla büyür. Üzerine titrenen, el üstünde tutulan, bütün simarikliklarina göz yumulan çocuktur o. Üzerinde dedesi Hilmi Efendi'nin ciddi tesirleri olur. Ona, çok küçük yasta okuyup yazmayi ögretir. Ilk dini telkinleri yapar. Hep dini menkibeler anlatir. Küçük Necip çok yaramazdir. Büyükannesi, onun yaramazliklarindan kurtulmak için onu çok küçük yasta roman okumaya alistirir. Ve o, Fransiz edebiyatindan çok sayida roman okur. Bu roman okuma devresinden sonra kisa bir süre mahalle mektebine gider. Ardindan Gedikpasa taraflarindaki Fransiz Mektebi, yine ayni semtteki Amerikan Koleji'nde okur. Fakat çabucak buralardan usanir. Daha sonra Büyükdere'deki Emin Efendi Mahalle Mektebi, Istanbul'da Büyük Resit Pasa Numune Mektebi, bir aralik Vaniköyü'ndeki Rehber-i Ittihat Mektebi'ne gönderilir.



Bu yillarda kiz kardesi Selma ölür. Bu olay Küçük Necip'in annesini öyle üzer ki, bu içli kadin hastalanir ve tedavi için Isviçre'ye gönderilir. Isviçre
dönüsünde doktorlar ona Heybeliada'da oturmayi tavsiye ederler. Küçük Necip de Heybeliada'daki Numune Mektebi'ne girer. Bu yillarda büyükbabasini kaybeder. Heybeliada Numune Mektebi'ni bitirip ayni yerdeki Bahriye Mektebi imtihanlarini kazanarak, bu okula talebe olur.Yillar, I.Dünya Savasi yillaridir. Bahriye Mektebi'nde devletin en taninmis hocalari ders vermektedir. Din derslerine Cumhuriyet devrinin Diyanet Isleri baskanlarindan Aksekili Ahmet Hamdi Efendi, tarih derslerine sair Yahya Kemal, edebiyat derslerine Ibrahim Aski Bey girmektedir. Yine Hamdullah Suphi de onun hocalarindandir.


Annesinin ondan sair olmasini istemesi, onu bu yillarda siire baslatir. Divan Edebiyati'ni, Halk edebiyati'ni ve Tevfik Fikret, Ziya Gökalp'e kadar Tanzimat sonrasi edebiyati okur. Fakat modern edebiyati begenmez.


Daha bu yillarda mariz bir hassasiyeti, acitan bir hayal kuvveti vardir. Sebebini pek iyi bilemedigi korkular, vehimler ve sabit fikirler içinde yasar. Öldükten sonraki ebedi hayat, Cennet, Cehennem, ebediyet, sonsuzluk üzerinde düsünür. Aklina takilan bir yigin soruya cevap arar fakat bulamaz.


Yine daha bu yillarda "üstünlük, basarmak için yaratildim" duygusu içindedir. Bahriye Mektebi'ni tam bitirmisken, son anda ilave edilen dördüncü sinifi okumak istemez. Namzet ve üç harp sinifini bitirdigine dair bir belge alarak okuldan ayrilir. Bu arada babasi, annesinden ayrilir ve baska bir kadinla evlenir. Necip Fazil, annesi ve anneannesi birlikte Erzurum'da polis müdürü olan büyük dayisinin yanina giderler. Kisi orada geçirip, yazin Istanbul'a dönerler. 1921 sonbaharidir. Necip Fazil, 17 yasinda ve artik üniversitede, o günkü ismiyle Darulfünun'da Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde okumaktadir. Belki de üniversitenin en küçük talebesidir. Üniversite yillarinda basarilidir. Artik yavas yavas sanat hayatina da atilir. Ilk siirleri Yakup Kadri'nin idaresindeki Yeni Mecmua'da 1922 yilinda yayimlanmaya baslar. Bir hayli begenilir. Yeni Mecmua'nin büyük yazarlari, bu genç saire hayretle bakmaktadirlar. O yillarin en taninmis sairlerinden Ahmet Hasim,ona "Çocuk! Bu sesi nereden buldun sen?"1 diye sorar. Üniversitede Ahmet Kudsi Tecer ve Ahmet Hamdi Tanpinar'la arkadastir. Ardindan Peyami Safa ile tanisip, çok samimi dost olurlar.

Yillar hizla geçmis, Milli Mücadele bitmis ve Cumhuriyet ilan edilmistir. 1924 yilinda Milli Egitim Bakanligi'nin açtigi imtihani kazanan Necip Fazil, Tanzimat'tan bu yana hemen bütün aydinlarimizin hayran oldugu Avrupa'ya, Fransa'ya gitmektedir. Paris'te Sorbon Üniversitesi'nde felsefe tahsili yapacaktir. Istanbul'da gemiye binmeden "fesini basindan çikarip sulara firlatir." Her "Mehlika Sultan Asigi" gibi o da, asagilik kompleksi içindedir.


Uzun bir yolculuktan sonra Paris'e varir. Paris'e felsefe tahsili yapmak için gelen 20 yasindaki genç sair, orada müthis bir hastaliga yakalanir: Kumar. Bütün bir mevsim, Paris'te gündüz isigini görmez. Paris'te gündüz nasildir haberi olmaz. Gün dogarken yatar, gecenin baslangicinda hafakanlarla yatagindan firlayip kulübe kosar. Sabaha kadar orada kumar oynar. Parasi olmadigi zaman bile, herhangi bir oyuncunun arkasina geçip, kendisini onun yerine koyar, onun kazanciyla sevinir, kaybiyla üzülür. Kumardan baska bir sey düsünmez ve bir sey yapmaz. Namli Sorbon Üniversitesi'ni ise tanimaz bile. 1924-1925 yillari böyle geçer ve durumu ögrenen bakanlik, bursunu keser, ondan Türkiye'ye dönmesini ister.2



"Üniversite talebeliginden Paris dönüsüne kadar geçen yillarin özü", kendi tabiriyle, "basibozukluk ve serserilik"tir.3


Avrupa talebeligi imtihanindaki basarisi sebebiyle fakülteyi bitirmis sayilan Necip Fazil, 1925-1934 yillari arasinda Hollanda Bankasi, Osmanli Bankasi ve Is Bankasi'nda çalisir. Istanbul'da sikilinca Anadolu'da, Anadolu'da sikilinca Istanbul'da görev yapar. Istanbul'da ve bir ara Ankara'da Yakup Kadri, Ahmet Hasim, Yahya Kemal, Abdülhak Hamit, Aka Gündüz, Nurullah Ataç, Peyami Safa, Ahmet Kutsi, Ahmet Hamdi, Cahit Sitki, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi, Nazim Hikmet gibi devrin bütün taninmis ve yeni yeni taninmakta olan yazar ve sairleriyle bir arada bir bohem hayati yasar. Sairli, yazarli, ressamli, profesörlü sohbetlerin, bir araya gelmelerin hiçbiri onu tam olarak tatmin etmez. Bu hayat süresince "derin bir bunalma, ruh sikismasi, kendinden kaçma, kendini unutmaya çalisma" gayreti içindedir.4 Daha Paris'ten döndügü yil, 1925'te ilk siir kitabi olan "Örümcek Agi" yayimlanir. Bunu 1928 yilinda "Kaldirimlar" takip eder. Ikinci siir kitabina adini veren "Kaldirimlar" siiri, Necip Fazil'i birden söhrete kavusturur. Artik o, "Kaldirimlar Sairi"dir. Yasayan genç sairlerin en büyügü olarak tavsif edilir. 1928'de bütün eser mevcudu 64 yapragi geçmezken hakkinda yazilanlar, bunun on mislini asar. Devrin en taninmis kalemlerinden Yakup Kadri, onu bir deha olarak tanitir. Edebiyat tarihçisi Ismail Habib, Edebi Yeniligimiz'de onun his ve hayal yüksekligine hiçbir sairin çikmamis oldugunu kaydeder. Nurullah Ataç, onu yarina kalacak tek sair olarak gösterir. Yasar Nabi ondan, "bir misrai bir millete seref verecek sair" diye bahseder. Cumhuriyet gazetesinin Peyami Safa idaresindeki edebi sayfasinda siirler ve çesitli yazilar yazmaya baslar. Siirleri ders kitaplarina girer ve 1932'de üçüncü siir kitabi "Ben ve Ötesi" yayimlanir.


Fakat bütün bunlar, onu mutlu etmez. Onun derbederligini önleyemez. Perisan yasayisi devam eder. Bu hayat içki, kadin, özellikle kumardan ibaret bir hayattir. Necip Fazil, bunlarla kendini avutmaya çalisir. Nerde aksam orda sabah bir ömür sürer.


Bu bakis tarzi onun bu yillarda yazdigi siirlerine de yansir. Ilk siirlerindeki tasavvufi eda ve metafizik endise gittikçe kaybolup yerini, dipsiz bir korku, sinirsiz bir gurbet ve yalnizlik duygusu, bosluk hissi, büyük sehirlerin bogucu kabusu, ölüm korkusu, ümitsizlik ve cinsi duygular alir. "Serseri" adli siirinde bu durumunu söyle dile getirir:


Yeryüzünde yalniz benim serseri,
Yeryüzünde yalniz ben derbederim.
Herkesin dünyada varsa bir yeri,
Ben de bütün dünya benimdir derim.
Yillarca gezdirdim hoyrat basimi,

Aradim bir ömür, arkadasimi.
Ölsem dikecek yok mezar tasimi;
Halime ben bile hayret ederim.


O, artik "cinnet, süphe, korku" içinde bir hayat sürer. Kendini büyük sehrin kaldirimlarinda yalniz, yapayalniz hisseder. "Çilekes" bir yalniz olarak sadece kaldirimlarla yoldastir:


Yagiz atli süvari, kostur atini kostur!
Sonunda kabre çikar bu yolun kivrimlari.
Ne kaldirimlar kadar seni anlayan olur,
Ne senin anladigin kadar, kaldirimlari...


diyerek feryat eder. "Otel odalarinda asinasiz, sessiz, can verenlere" aglar. "Bos Odalar", "Gece Yarisi", "Ayak Sesleri", "Vehim", "Geceye Siir", "Azap", "Sayiklama" gibi bu devrede yazdigi pek çok siirinde bedbin, ümitsiz, karamsar, çesitli korkularla dolu bakis tarzi çok açik bir sekilde görülür. Onun için, yagan güzelim yagmur bile "kanini bogan bir iplik"tir. "Her nefesinde kalbi yirtilir." Ona göre "gecenin ardinda yine gece vardir." Bazi geceler "kadin kadin diye içini oyarak" içindeki derin boslugu kadinla doldurmaga çalisir. Fransizlarin "Fildisi Kule" dedigi hodbinlik kalesine çekilip, meydan ve avam sairi olmaktan nefret eder ve çok küçük bir elit zümreye hitap etmenin zevkini yasar.5 Genis halk kitleleriyle uzaktan yakindan ilgisi yoktur.


Sunu da önemle belirtmek gerekir ki, bu devirde bedbin, karamsar, ümitsiz olan, derbeder, perisan bir hayat süren, yalnizlik duygusu ve ölüm korkusu içinde kivranan, içki, kadin ve kumarla gönlünü avutmaya çalisan sadece Necip Fazil degildir. Onun bu perisan hayati devrin, hemen bütün aydinlarinda görülür. Çünkü "bu nesil, dine karsi kuvvetli bir reaksiyon içinde yetisir... Bu devirde din duygusunun yerini, onun tam ziddi olan bir duygu, dünya duygusu alir... Freudizm ve Libido fikri bu devir roman ve siirinde önemli bir yer tutar... Bu devirde korkunç bir zinaya ait bütün eserler tercüme olunur... Gençler evlenmeyi, aile yuvasi kurmayi lüzumsuz bulmaya baslarlar. Düsman piyesinde oldugu gibi, evlenme müessesesi ile alay eden eserler tercüme olunur... Bekarlik, müsterek bir tem haline gelir... Maziye karsi kuvvetli bir reaksiyon oldugu için gençlikte tarih duygusu kalmaz."6 "Ikinci Mesrutiyet Devrinin büyük idealler pesinde kosan neslinden sonra bu nesil, bir yikilmislik manzarasi arzeder."7 "Bu devirde, korkunç bir aydinlar ihanetine rastlariz. Kalbini ve kafasini yitiren, etten robotlar etrafi sarar."8 Sinek olmak, böcek olmak, raki sisesinde balik olmak, at olmak, yani içgüdülerine göre yasamak, hiçbir ulvi degere inanmamak, dine ve tarihe sirt çevirmek, bu nesli diger idealist nesillerden önemle ayirir. Iste böyle bir devirde, bu sartlar altinda yetisen ve böyle bir çevrede yasayan Necip Fazil, ailesinden aldigi yüce degerleri, inançlari bir müddet korusa da, birçok çagdasi gibi "devrini ve neslini saran korkunç imansizligi yenemez."9 "Içinde yasadigi devir ve muhitin ulvi bir imanin gelismesine meydan vermeyen yikici sartlari",10 onu da kendine esir eder. O da, o devirde yetisen, maziyle, tarihle, milli duygularla, dinle ilgisini kesmis aydinlardan biri olur. Bunalimlari içinde zaman zaman bir çikis yolu arar. Fakat bir türlü bulamaz ve bu durumu 1934 yilina, 30 yasina kadar devam eder.


Necip Fazil, Istanbul'da 1934 yilinda bu bohem hayatina devam edip hafakanlar, bunalim ve buhranlar içinde yasarken bir aksam, çalistigi bankadan çikar, vapura biner. Beylerbeyi'ne, evine gitmektedir. Vapurda devamli ona bakan bir adamla tanisir. Sohbet etmeye baslarlar, sohbette söz dönüp dolasip tasavvufa gelir. Necip Fazil bu garip adama derdini açip, "zamanimizda irsada ehliyetli bir kimse var mi? Böyle birini taniyor musunuz?" diye sorar. Adam da ona Beyoglu Aga Camii'nde cumalari ders veren "Abdülhakim Arvasi'yi" tavsiye eder. Necip Fazil, kendi ifadesiyle, bu "Hizir tavirli adami" ömrü boyunca bir daha görmez.11 Bu hadiseden bir süre sonra Necip Fazil, ressam arkadasi Abidin Dino ile beraber Beyoglu Aga Camii'ne gidip, Abdülhakim Arvasi ile tanisirlar. O, onlari Eyüb'e evine de davet eder. Bu olayla Necip Fazil'in hayatindaki ve siirindeki birinci devre biter, ikinci devre baslar.


II. Devre (1934-1943) "Onu Tanidiktan Sonra"

Abdülhakim Arvasi ile tanistiktan ve onu evinde de sik sik ziyaretten sonra, Necip Fazil'in buhrani daha da siddetlenir. "Bu, büyük bir manevi buhran, metafizik kivranis, yepyeni bir kurulusa dogru temelinden sarsilistir."12 Necip Fazil, bu buhranini en güzel sekilde 1939 yilinda yazdigi "Çile" siirinde anlatir:


Gaiplerden bir ses geldi:Bu adam,
Gezdirsin boslugu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde...


Burada en önemli kelime, bosluk kelimesidir. Buhranlar içinde kivranan sairin, içinde bulundugu durumu, bosluk kelimesi kadar güzel anlatacak bir kelime bulmak çok zordur. Bu bosluk duygusu Tanzimat'tan sonra yetisen nesillerde kuvvetle görülür. Tanzimat'tan sonra yetisen bütün nesiller, hayatlarini saran bu derin boslugu "ense köklerinde" hissetmislerdir.


Pencereye kostum: Kizil kiyamet!
Dediklerin çikti ihtiyar baci!
Sonsuzluk, elimde bir mavi tülbent,
Ok çekti yukardan üstüme avci.


Karmakarisik duygular içinde bocalayan Necip Fazil, ne oldugunu anlayamaz. Ortada bir "kizil kiyamet" vardir. Adeta her sey temelinden yikilmakta, yok olmaktadir. Çünkü sair, eski hayat tarziyla, Efendisi Abdülhakim Arvasi'nin kendisine telkin ettigi hayat tarzi arasinda bocalamakta ve ne yapacagini bilmemektedir. "Aylarca yikik ve saskin" dolasir durur. Iste Necip Fazil, tam bu halde iken "Efendisi" onun manevi imdadina yetisir. Onu avlar. Sair bu durumunu "O ve Ben" adli hatira kitabinda "... en kisa zamanda sezdigime göre Efendi Hazretlerinin tez nazaridir ki, beni bu hale getirmisti. Avlanmistim. Beni avlamislardi"13 cümleleriyle anlatir.


Gece bir hendege düsercesine,
Birden kucagina düstüm gerçegin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmis zamanin, hem gelecegin.


Sair, hayat, kainat ve insan üzerinde, var olus sirri üzerinde düsünürken, bir gece aniden gerçegin kucagina düser. Hiç ummadigi bir zamanda, o derbeder hayatini yasarken, Efendisi yetisir ve ona, hakikati, varolus sirrini anlatir. Sair, Efendisinin yardimiyla hayat denilen "çetin bilmece"yi çözer. Geçmis ve gelecegin bütün sirlarini kavrar. Aklina takilan sorulara tatmin edici cevaplar bulmaya baslar. Kainattaki en küçük seylerden, en büyük seylere kadar, bütün varlikta "insani deli eden", hayretler içinde birakan bir nizam, bir düzen vardir. Kainattaki bu harika düzen bu muhtesem nizam, bu düzeni kuran Yüce Yaratici'nin varligini açikça gösterir, ilan eder. Iste Necip Fazil, bu düsünceler içinde kendinden geçer ve duygularini


Atomlarda cümbüs, donanma senlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
Iç içe mimari, iç içe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez meshur!

misralariyla destanlastirir.


Hayatinin en kritik noktasinda, tam 30 yasinda iken onun karsisina çikan Efendisi, ona "yepyeni bir dünya hediye etmistir." Bu dünya, sairin simdiye kadar inandigi, yasadigi dünyadan çok farkli bir dünyadir. Abdülhakim Arvasi'nin, Necip Fazil üzerindeki tesiri o kadar büyük olur ki sair, onunla tanistigi ani 1940 yilinda yazdigi bir


Allah dostunu gördüm, bundan alti yil evvel
Bir aksamdi ki, zaman, donacak kadar güzel.

misralariyla tablolastirir, onu tanimadan önceki hayatini da


Tam otuz yil saatim islemis, ben durmusum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmusum...

misralariyla anlatir.


1934 yili, Necip Fazil'in hayatinda oldugu gibi, sanatinda da önemli bir dönüm noktasi teskil eder. Sair, kendi ifadesiyle, ancak Efendisiyle tanistiktan sonra "büyük sanatkar" olur. Bu, hem eserlerinin sayisi, hem de niteligi bakimindandir.



Eserlerinin sayisi, 1934'den sonra birden artar. "O güne kadar bütün eseri bir buçuk kitapçiktan ibaret Mistik Sair, sadece o büyükten aldigi feyzle 80-90 cilt esere dogru yürür."14 1935 yilinda ilk tiyatro eseri "Tohum"u, 1937'de "Agaç" dergisini çikarir. Bunlari 1938'de "Bir Adam Yaratmak", 1940'ta "Künye", yine 1940'ta "Sabirtasi", 1942'de "Para" takip eder. 1940'ta "Namik Kemal" adli incelemesini yayimlar. Ikinci Dünya Savasi öncesi ve savas yillarinda Son Telgraf gazetesindeki yazilariyla dikkat çeker.


Onun toplumculugu da 1934'te Efendisi'ni tanidiktan sonradir. "Babiali" adli hatira kitabinda bu durumunu, kendisi söyle anlatir: "Efendi Hazretleri'ni tanidiktan sonra ruhunda zuhura gelen büyük inkilap, ona, içinde çöreklendigi fil disi kuleyi yikip yerle bir etmeyi ilham etmisti.Balinin gölünde ölüp giden ve peteginin bir hücresinde kivrilip kalan bir ari olmak sefaletti artik onca...


O da kim oluyordu?... Peygamberlerin bile, en üstün idraklerin sirrina erismekten aciz oldugu mucizeleri halk için degil miydi?

Elveda fil disi kule!.."15


Artik Necip Fazil'in gözü büyük sanatta ve "büyük sanatkarlikta" idi. Sanat ise onun için Allah'i aramakti:


Anladim isi, sanat Allah'i aramakmis;
Marifet bu, gerisi yalniz çelik-çomakmis...


Artik "gökte Samanyolu", "dipsizlik gölünden incier" onundu. Efendisi'ni bulmus, ona "kapilanmisti." "Allah Dostu", onu "biricik meselesi" olan "Sonsuza" vardiracakti..


Artik hayati düzene giriyordu. Yavas yavas namaza baslamisti. Gerçi namazlarini "vakitlerinde yetistiremiyordu fakat aksamlari evde, yatsi namazini eda ile birlikte bütün günü kaza ediyordu."16 Efendisi'nin "devamli olarak evlenmesi gerektigi isaretine"17 uyarak, 1941 yilinda onun huzurunda evlenmisti.18 Çalistigi bankadan istifa etmis,19 Güzel Sanatlar Akademisi'nde ve Robert Kolej'de hocalik yapmaga baslamisti.20 Gençlik günlerine pisman oluyor, "Nur topu günlerin kanina girdigi"ni söylüyordu.



Siirlerindeki dini havanin her geçen gün belirginlesmesi üzerine ona, artik herkes "Mistik Sair" diyordu. Ama daha tam kivamini bulamamis, olamamisti. Fakat arzu ettigi güzel ufka dogru hizla kosuyordu.


Sene 1943. "Mistik Sair" 39 yasindadir ve "gazetelerde giristigi Islami mücadele yüzünden" çevresinin ona karsi tavri yavas yavas degismektedir. O da fikirlerini daha iyi anlatacagi, cemiyet planinda Islam'a daha iyi hizmet edecegini düsündügü "Büyük Dogu" mecmuasini çikarir ve ilk sayisini eline alip, Eyüp'e Efendisi'nin yanina kosar. Fakat ev bombostur. Çünkü Efendisi, Bakanlar Kurulu karariyla Izmir'e sürülmüs, ardindan serbest birakilmis ve kisa bir süre sonra da vefat etmistir. "Artik Efendisi'ni dünya gözüyle bir daha göremeyecektir." Ve artik hayatinda ve siirinde kendisinin "Ondan Sonra" veya "O Günden Beri" diye adlandiracagi, muarizlarinin ise "Sabik Sair" diyecekleri üçüncü devre baslayacaktir.


III. Devre (1943-1983) "O Günden Beri"

Büyük Dogu mecmuasi çikinca devrin Milli Egitim Bakani Hasan Ali Yücel, Necip Fazil'a Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki hocaligi ile Büyük Dogu'dan birini seçmesini ihtar eder ve Necip Fazil Büyük Dogu'yu seçer, yani Akademi'den ayrilir. "Allah'a itaat etmeyene itaat edilmez" mealinde bir hadis nesrettigi için 1944 yilinda Bakanlar Kurulu karariyla mecmuasi kapatilir ve hocalik dolayisiyla eksik yaptigi askerlik görevini yapmaga davet edilip, Egirdir'e gönderilir.21


Askerligini bitiren Necip Fazil, 1945 yilinda ikinci defa Büyük Dogu'yu çikarir fakat dergi kisa bir süre sonra, 1946 yilinda, bu sefer de sikiyönetim tarafindan kapatilir ve kendisi de sikiyönetim mahkemesine sevkedilir ve ilk defa hapse girer. Sonuçta mahkeme beraat karari verir ve hapisten çikar ama, sair bu yillarda ailesiyle maddi ve manevi büyük sikintilara maruz kalir. 1947 yilinda bir tüccarin yardimiyla Büyük Dogu'yu üçüncü defa olarak yeniden çikarir, fakat dergide Riza Tevfik'in "II. Abdülhamit'e hiyanetinden af dileyici" bir siirinin yayimlanmasi sebebiyle derginin sahibi görünen esiyle birlikte tekrar hapsedilir.


Büyük Dogu ile birlikte Necip Fazil'in hayatinda ve sanatinda sosyal bir devir baslamistir. Artik o, cemiyet meseleleri karsisinda "beyni zonk zonk sizlayanlardan birisi"dir. "Kaldirimlar Sairi" degil, "Muhasebe Sairidir, "Destan Sairi"dir. Basini iki diz kapagina yerlestirip sorar:


...Ben neyim ve bu hal neyin nesi?
Yetis, yetis, hey sonsuz varlik muhasebesi?
Disimda bir dünya var, zip zip gibi küçülen,
Içimde homurtular, inanma diye gülen...
Inanmiyorum, bana ögretilen tarihe!
Sebep ne, mezardansa bu hayati tercihe?
Üç katli ahsap evin her kati ayri alem!
Üst kat: Elinde tesbih agliyor babaannem
Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve asiklari,
Alt kat: Kiz kardesimin (tamtam)da çigliklari.
Bir kurtlu peynir gibi, ortasindan kestigim
Buyrun ve maktaindan seyredin, iste evim!
Bu ne hazin agaçtir, bütün ufkumu tutmus!
Kökü iffet, dallari taklit, meyvesi fuhus...


Artik o, "cemiyetin rahminde dogum sancisi", "mukaddes emanetin dönmez davacisi"dir. Ona bu vasiflarindan dolayi bazi kimseler "mürteci" derler, fakat "Muhasebe Sairi" onlari öyle bir susturur ki, bir daha konusamazlar:


Zamani kokutanlar mürteci diyor bana;
Yükseldik saniyorlar, alçaldikça tabana
.......
Yeter senden çektigim, ey tersi dönmüs ahmak!
Bir saman kagidindan, bütün is kopya almak;
Ve... sonra kelimeler; kutlu, mutlu, ulusal.


O, bütün heyecaniyla mücadelesine devam eder.

'Kollarini makas gibi açarak"

Durun kalabaliklar, bu cadde çikmaz sokak!

diye haykirir. "Onun ümmetinden ol" diye feryat eder. Herseyin kritigini yapar:


Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.
Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilaç
Serbest verem ve sitma; mahbus gümrükte ilaç.


O'nun misralari o kadar yogundur ki, iki misrada devrin hem tarih, hem dil anlayisini tenkit eder:


Bülbüllere emir var; lisan ögren vakvaktan
Bahset tarih, baligin tirmandigi kavaktan.


O, Türk toplumuna muhtesem mazisini hatirlatir:


Hani Yunus Emre ki, kiyinda geziyordu:
Hani ardina çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerde kardeslerin cömert Nil, yesil Tuna;
Giden sanli akinci, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzinda hala çarpar mi tekbir?
Bulur mu deli rüzgar o sadayi: Allah bir!


Onun bu misralari, Anadolu semalarinda hasmetle dalgalanir. Her siiri, her yazisi, her konusmasi bir olay haline gelir. Anadolu insani için ufuk açici olur. Onlara soluk alacaklari bir pencere açar. Daha önce ögrendiklerinin sathiligini hissettirir. Anadolu insani, onun siirlerindeki Islami havada kendini bulur. Kendi duygularini, inançlarini, haklarini, mukaddeslerini, tarihini, dilini, kültürünü harikulade bir sekilde dile getiren, duygu ve düsüncelerine tercüman olan Istanbullu sairi bagrina basar. Ve Mehmet Akif'ten sonra, ilk defa bir saire bu kadar deger verir. Tek cümleyle o, bu devirde "Surda bir gedik açan" adamdir.


Sair, 1949 yilinda Büyük Dogu Cemiyeti'ni kurar ve bu Cemiyet Anadolu'da teskilatlanmaya baslar. Yine ayni yil, Büyük Dogu'yu tekrar çikarir. Fakat çok geçmez, Necip Fazil tekrar tutuklanir ve dergisi tekrar kapanir.


1951'de dergisi besinci defa çikar ve bu sefer de Aksekili bir tüccarin bir hilesiyle kapanmak zorunda kalir.


Büyük Dogu, 1952'de altinci defa ve günlük olarak yayinlanmaya baslar. Fakat bu devresi de uzun sürmez. Necip Fazil'in tutuklanmasiyla tekrar kapanir. Mahkeme bu sefer de beraat karari verir ama sair, "tam 1 yil 3 gün, ölüm ve cinnetten öte de zindan acilari" çeker.


Dergi, 1953'te yedinci defa çikar ve kapanir. Sair besinci hapsine girer. Fakat bütün bunlara alismistir artik o. 1954 yilinda Büyük Dogu'yu sekizinci defa olarak çikarir. Bu defa da derginin her sayisi polis vasitasiyla toplatilir ve sonunda dergi iflas eder. Ama Necip Fazil, hiçbir seyden yilmayan, inandigi degerlere bütün samimiyetiyle inanan adamdir. 1956'da dergisini günlük olarak dokuzuncu defa tekrar çikarir. Siki yönetim yine tekrar kapatir ve Necip Fazil altinci hapsine girer.


1958'de onuncu defa çikan Büyük Dogu; yine kapanir ve Necip Fazil, yedinci defa hapse yollanir. "1958 Büyük Dogu'larindan da yüklendigi, parça parça 100 yila yakin mahkumiyeti' vardir. Bu durumda tam ne yapacagini düsünürken 1960 ihtilali olur. "Ihtilalin umumi basin affiyla" bu cezalardan bütünüyle kurtulur. Fakat o çile sairidir. Bu dünyaya sanki çile çekmek için gelmistir. Ihtilali yapanlarin ilk tutukladiklari kimseler arasinda Necip Fazil da vardir. "1 metre genislik ve 2-3 metre uzunlugunda, basik, içinde tenesirimsi tahta bir kerevet, bogucu, daha dogrusu çildirtici"22 bir "hücre"ye atilir. Bu hücrede "eli, kolu, dili ve yolu bagli" çile sairini "tokat, yumruk ve tekme altinda hirpalarlar."23 Ayrica çikarilan genel basin affina bir istisna getirilerek, Necip Fazil bir buçuk yil hapse mahkum edilir ve Toptasi Cezaevi'ne kapatilir.24 "Bati demokrasisini örnek alan Cumhuriyet devrinde çesitli dünya görüslerine sahip birçok yazar ve sair hapse atilmislardir."25 Fakat "hapse atilma, hatta idam edilme, sanatçilari düsüncelerini söylemekten alikoymaz. Onlarin elinde kendilerini mahkum edenleri mahkum eden ölmez bir silah vardir: Sanat."26 Toptasi Cezaevi'nde birbuçuk yil kalan Necip Fazil, birçok eserini orada yazar. Yazdiklari arasinda belki de en güzel siirlerinden biri olan "Zindandan Mehmed'e mektup" da vardir. Mehmet, sairin büyük ogludur.


Zindan iki hece, Mehmed' im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam, boynunda yafta..

Halimi düsünüp yanma Mehmed'im!
Kavusmak mi?... Belki... Daha ölmedim!

Avlu... Bir uzun yol... Tugla döseli,
Kirmizi tuglalar alti köseli
Bu yol da tutuktur hapse düseli..

Git ve gel... Yüz adim... Bin yillik konak.
Ne ayak dayanir buna, ne tirnak!

Bir alem ki, gökler boru içinde!
Akil, olmazlarin zoru içinde.
Üst üste sorular soru içinde:

Düsün mü, konus mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mi çikar, tabut mu?

Bir idamlik Ali vardi, asildi;
Kaydini düstüler, mühür basildi.
Geçti gitti, birkaç günlük fasildi.

Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktigi üç bes karanfil...

Müdür bey dert dinler,bugün "maruzat"!
Çatik kas... Hükümet dedikleri zat...
Beni Allah tutmus, kim eder azat?

Anlamaz, yazisiz, pulsuz, dilekçem...
Anlamaz! Ruhuma geçti kelepçem!

Saat bes dedi mi bir yirtici zil:
Sayim var, maltada hizaya dizil!
Tek yekun içinde yazil ve çizil!

Insanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.

Somurtus ki biçak, nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlik kat kat...
Yalniz seccademin yününde sefkat;

Beni kimsecikler oksamaz madem;
Öp beni alnimdan, sen öp seccadem!

Çayci, getir, ilaç kokulu çaydan!
Dakika düselim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksizdir aydan.

Karistir çayini zaman erisin;
Köpük köpük, duman duman erisin

Peykeler, duvara mihli peykeler;
Duvarda, baslardan, yagli lekeler,
Gömülmüs duvara, bas bas gölgeler...

Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!

Sükut... Kivrim kivrim uzaklik uzar;
Tek nokta seçemez dünyadan nazar.
Yerinde mi acep, ölü ve mezar?

Yeryüzü bosaldi, habersiz miyiz?
Günese göç var da, kalan biz miyiz?

Ses demir, su demir ve ekmek demir...
Istersen demirde muhali kemir,
Ne gelir ki elden, kader bu emir...

Garip pencerecik, küçük, daracik;
Dünyaya kapali, Allah'a açik.


Bu nasil bir siirdir? Bu nasil bir dildir? Bu nasil çarpici bir üsluptur? Bu nasil bir sairdir ki, mahkumken bile hükmeder? Cumhuriyet döneminde çesitli dünya görüslerine sahip birçok sair hapse girmistir. Fakat bunlardan hiçbiri, zindandan bu kadar aydinlik, bu kadar orijinal, bu kadar derin ve ayni zamanda bu kadar ahenkli misralarla haykiramamis, yüzlerce defa tekrarlandigi halde bile usanç vermeyen siirler yazamamistir. Necip Fazil'in siirinin en önemli özelliklerinden biri, derin sosyal muhtevasiyla birlikte, siiri siir yapan sese, musikiye sahip olmasidir. Türk edebiyatinda heceyi onun kadar ustalikla kullanan pek fazla sair yetismemistir.


Necip Fazil'in 1943-1983 yillari arasindaki bu üçüncü devresinde sanat anlayisi tamamen degisir. Ilk defa 1952 yilinda Büyük Dogu'larda yayinlanan, daha sonra "Sonsuzluk Kervani" ve "Çile" adli siir kitaplarinin sonuna alinan "Poetika"sinda siiri "Mutlak hakikati arama isi" olarak tarif eder. Ona göre "mutlak hakikat Allah'tir. Ve siirin, ister O'na inanan ve ister inanmayan elinde, ister bilerek ve ister bilmeyerek, O'nu aramaktan baska vazifesi yoktur."27 Bu poetik anlayis onda o kadar kuvvetlidir ki, bu anlayisa uymayan kendi siirlerini bile reddeder. O siirlerin bile, onun yaninda bir anlami yoktur. Iman ve Islam, onun en büyük meselesidir artik. Ona göre, "Din olmadigi yerde hiçbir sey yoktur; yokluk bile yok... Siir ve sanatsa hiç yok..."28


Necip Fazil'in en önemli taraflarindan biri de, en olumsuz sartlar altinda bile ümitsizlige kapilmamasi, topluma tarihi misyonunu daima hatirlatmasidir. Zindanda bile, adeta gaiplerden gelen bir sesle konusur, müjdeler verir:


Dua, dua, eller karincalanmis;
Yildizlar avuçta, gök parçalanmis.
Gözyasi bir tarla, hep yoncalanmis...

Bir soluk, bir tütsü, bir uçan bugu;
iplik ki, incecik, örer boslugu.

Ana rahmi zahir, su bizim kogus;
Karanliginda nur, yeniden dogus...
Sesler duymaktayim: Davran ve Bogus!

Sen bir devsin, yükü agirdir devin!
Kalk ayaga, dimdik dogrul ve sevin!
Mehmed' im sevinin, baslar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalir tümsekte!

Yarin, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün dogmus, gün batmis, ebed bizimdir!

Hapisten çikinca, 1964'den 1971'e kadar Büyük Dogu dört defa çikar ve kapanir. Yine bu devirde, 1963'te baslayan konferanslariyla Anadolu'yu bucak bucak dolasir. "Büyük Dogu Nesli"ni yetistirme gayretiyle çirpinir durur. On binlerce insana hitap eder. Hep ümitlidir, gelecege hep umutla bakar. Durmadan Anadolu'ya tohum saçar. Bu tohumlar bitmezse toprak utanmalidir:


Tohum saç, bitmezse toprak utansin
Hedefe varmayan mizrak utansin
Hey gidi küheylan, kosmana bak sen!
Çatlarsan, doguran kisrak utansin!
...
Ustada kalirsa bu öksüz yapi,
Onu sürdürmeyen çirak utansin!
1972'de ise Necip Fazil, artik evindedir ve kendi dünyasinda, kendi hayatini yasamaktadir. Nihayet Büyük Dogu 1978'de onaltici defa olarak parlar. Necip Fazil, 1980'de Kültür Bakanligi Büyük Ödülü'ne layik görülür. Yine ayni yil Türk Edebiyati Vakfi ona "Türkçe'nin Yasayan En Büyük Sairi, Sultanü's-Suara" unvanini verir.
Ama artik bir hayli ihtiyarlamistir. "Piril piril zekasina, muhayyilesine, dipdiri sesine ragmen, bedeni son senelerde süratle çökmüstür." Ve koca saire artik dünya bos, odalari los gelmekte, gözleri müebbette, gününü beklemektedir. Gelen melege safa geldin, hos geldin demege hazirlanmaktadir. Inanan bir insan olarak onun için "ölüm güzel seydir." Bu inancini ne kadar da tatli nagmelestirir:


Ölüm güzel sey, budur perde ardından haber.
Hiç güzel olmasaydi, ölür müydü Peygamber?

Ve her fani insan gibi, o da 25 Mayis 1983'te bir güzel ölümle bu dünyadan göçer. O, yillar önce yazdigi "Vasiyet" adli siirinde

Son gün olmasin dostum, çelengim, top arabam;
Alip beni götürsün, tam dört inanmis adam.

demisti. Cenazesinde hakikaten çelengi ve top arabasi olmaz ama onu Fatih'ten Eyüp'e kadar "tam dört inanmis adam" degil, onbinlerce genç, onun "Büyük Dogu Nesli" dedigi nesil, parmaklari ucunda götürür.


* Celal Bayar Ünv. Fen-Edb. Fak. Türk Dili ve Edb. Böl. Ögretim Üyesi

Dipnotlar


1)Necip Fazil Kisakürek, O ve Ben, 5.b. Ist. 1987, s. 56.
2)Necip Fazil Kisakürek, Babiali, 2.b. Ist., 1976, ss. 29-30.
3)Kisakürek, O ve Ben, s. 64.
4)Kisakürek, O ve Ben, s. 67.
5)Kisakürek, O ve Ben, s. 65.
6)Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, 1.b., Ist., 1967. ss. 18-19.
7)Mehmet Kaplan, Edebiyatimizin Içinden, l.b., Ist., 1978,
s. 188.
8)Kaplan, Nesillerin Ruhu, s. 17.
9)Kaplan, Edebiyatimizin Içinden, s. 192.
10)a.g.e. s. 193.
11)Kisakürek, O ve Ben, ss., 77-83.
12)a.g.e., s. 107.
13)a.g.e., s. 107.
14)Kisakürek, Babiali, s. 204.
15)a.g.e., s. 215.
16)Kisakürek, O ve Ben, s. 162.
17)a.g.e., s. 130.
18)a.g.e., s. 162.
19)Kisakürek, Babiali, s. 259.
20)a.g.e. s. 266.
21)a.g.e. s. 285.
22)Necip Fazil Kisakürek, Cinnet Mustatili, 4 b. ist. 1983 s
301.
23)a.g.e. s. 302.
24)a.g.e. s. 306-307.
25)Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Siiri, 2 b. Ist. 1975, s. 30,
26)a.g.e. s. 31.
27)Çile, 12 b. Ist. 1987, ss. 473-474.
28)a.g.e., s. 491.

Alıntı: (Yağmur dergisi Ekim-Kasım-Aralık sayısı 1998)



ŞİİRLERİ.........

Ayrılık Vakti

Akşamı getiren sesleri dinle
Dinle de gönlümü alıver gitsin
Saçlarımdan tutup kor gözlerinle
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin

Güneşle köye in beni bırak da
Küçüle küçüle kaybol ırakta
Su yolu dönerken arkana bak da
Köşede bir lahza kalıver gitsin

Ümidim yılların seline düştü
Saçının en titrek teline düştü
Kuru yaprak gibi eline düştü
İstersen rüzgara salıver gitsin.


Aynalar

Aynalar bakmayın yüzüme dik dik;
İşte yakalandık kelepçelendik!
Çıktınız umulmaz anda karşıma
Başımın tokmağı indi başıma.
Suratımda her suç bir ayrı imza
Benmişim kendime en büyük ceza!
Ey dipsiz berraklık ulvi mahkeme!
Acı hapsettiğin sefil gölgeme!
Nur topu günlerin kanına girdim.
Kutsi emaneti yedim bitirdim.
Doğmaz güneşlere bağlandı vade;
Dişlerinde köpek nefsin irade.
Günah günah hasad yerinde demet;
Merhamet suçumdan aşkın merhamet!
Olur mu dünyaya indirsem kepenk:
Gözyaşı döksem Nuh tufanına denk?

Çıkamam aynalar aynalar zindan.
Bakamam aynada aynada vicdan;
Beni beklemeyin o bir hevesti;
Gelemem aynalar yolumu kesti.

Ölünün Odası


Bir oda yerde bir mum perdeler indirilmiş;
Yerde çıplak bir gömlek korkusundan dirilmiş.
Sütbeyaz duvarlarda çivilerin gölgesi;
Artık ne bir çıtırtı ne de bir ayak sesi...
Yatıyor yatağında dimdik upuzun ölü;
Üstü boynuna kadar bir çarşafla örtülü.
Bezin üstünde ayak parmaklarının izi;
Mum alevinden sarı baygın ve donuk benzi.
Son nefesle göğsü boş eli uzanmış yana;
Gözleri renkli bir cam mıhlı ahşap tavana.
Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var;
Küçük bir çizgi küçük titreyen bir an kadar.
Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an;
Belli ki birdenbire gitmiş çırpınamadan.
Bu benim kendi ölüm bu benim kendi ölüm;
Bana geldiği zaman böyle gelecek ölüm…

Beklenen


Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar?


Bekleyen

Sen kaçan bir ürkek ceylansın dağda
Ben peşine düşmüş bir canavarım!
İstersen dünyayı çağır imdada;
Sen varsın dünyada bir de ben varım!

Seni korkutacak geçtiğin yollar
Arkandan gelecek hep ayak sesim.
Sarıp vücudunu belirsiz kollar
Enseni yakacak ateş nefesim.

Kimsesiz odanda kış geceleri
İçin ürperdiği demler beni an!
De ki: Odur sarsan pencereleri
De ki: Rüzgâr değil odur haykıran!

Göğsümden havaya kattığım zehir
Solduracak bir gül gibi ömrünü.
Kaçıp dolaşsan da sen şehir şehir
Bana kalacaksın yine son günü.

Ölürsün... Kapanır yollar geriye;
Ben mezarla sırdaş olur beklerim.
Varılmaz hayale işaret diye
Toprağında bir taş olur beklerim...

Canım İstanbul

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava renk eda iklim;
O benim zaman mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak yalnız onda ermiş visale
Ve kavuşmuş rüyalar onda onda misale.

İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım...
İstanbul
İstanbul...

Tarihin gözleri var surlarda delik delik;
Servi endamlı servi ahirete perdelik...
Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler belki bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?..
Hayattan canlı ölüm günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...

O manayı bul da bul!
İlle İstanbul'da bul!
İstanbul
İstanbul...

Boğaz gümüş bir mangal kaynatır serinliği;
Çamlıca'da yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar
Perili ahşap konak koca bir şehir kadar...
Bir ses bilemem tanbur gibi mi ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir "Katibim"i...

Kadını keskin bıçak
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul
İstanbul...

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk yedi sesten sayısız belirişler...
Eyüp öksüz Kadıkoy süslüModa kurumlu
Adada rüzgar uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz İstanbul gibi diyar;
Güleni şöyle dursun ağlayanı bahtiyar...

Gecesi sümbül kokan
Türkçesi bülbül kokan
İstanbul
İstanbul...

Azgin Deniz


Hangi hissin parmagi dokundu ki derine
Düstü bir gizli alev salkimi icerine?
Hangi kabus basti ki seni uykularinda
Birdenbire cehennem kaynadi sularinda?
Örtüldü bastan basa tenin beyaz bir terle
Duman duman yayilan incecik köpüklerle.
Hangi dert kaldi söyle bagrina üsüsmeyen
Hangi ölüm sarkisi bu dilinden düsmeyen?
Hangi öfaaale yüzün böyle karisti yer yer
Sana yan mi baktilar bir sey mi söylediler?
Bir sey dinleme artik artik birsey dinleme!
Cagir bütün günahkar ruhlari cehenneme!
Karsina sahil kaya insan kim cikarsa vur!
Vur basina alemde kör sagir ne varsa vur!
Sal her taraftan dagdan gökten pencereden sal!
Nihayet kala kala dünyada tek kisi kal!

Necip Fazıl Kısakürek


Otel Odalarında


Bir merhamettir yanan daracık odaların
İsli lambalarında isli lambalarında.

Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış
Küflü aylarında küflü aynalarında.

Atılan elbiseler boğazlanmış bir adam
Kırık masalarında kırık masalarında.

Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır
İzbe sofralarında izbe sofralarında.

Atıyor sızıların çıplak duvarda nabzı
Çivi yaralarında çivi yaralarında.

Duyuluyor zamanın tahtayı kemirdiği
Tavan aralarında tavan aralarında.

Ağlayın aşinasız sessiz can verenlere
Otel odalarında otel odalarında.

Zindan Mehmed'e Mektup

Zindan iki hece.Mehmed'im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mı?... Belki... Daha ölmedim!

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli...
Git ve gel... Yüz adım...Bin yıllık konak.
Ne ayak dayanır buna ne tırnak!

Bir âlem ki gökler boru içinde!
Akıl olmazların zoru içinde
Üstüste sorular soru içinde:
Düşün mü konuş mu sus mu unut mu?
Buradan insan mı çıkar tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı asıldı;
Kaydını düştüler mühür basıldı.
Geçti gitti birkaç günlük fasıldı.
Ondan kalan boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

Müdür bey dert dinler bugün "maruzat"!
Çatık kaş... Hükümet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş kim eder azat?
Anlamaz; yazısız pulsuz dilekçem...
Anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi bir yırtıcı zil;
Sayım var maltada hizaya dizil!
Tek yekun içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik mintanlarla et.

Somurtuş ki bıçak nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccademin yönünde şefkât;
Beni kimsecikler okşamaz madem;
Öp beni alnımdan sen öp seccadem!

Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin;
Köpük köpük duman duman erisin!

Peykeler duvara mıhlı peykeler;
Duvarda başlardan yağlı lekeler.
Gömülmüş duvara baş baş gölgeler...
Duvar katil duvar yolumu biçtin!
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!

Sükut...Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
Tek nokta seçemez dünyadan nazar.
Yerinde mi acep ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç var da kalan biz miyiz?

Ses demir su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir
Ne gelir ki elden kader bu emir...
Garip pencerecik küçük daracık;
Dünyaya kapalı Allaha açık.

Dua dua eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta gök parçalanmış.
Gözyaşı bir tarla hep yoncalanmış...
Bir soluk bir tütsü bir uçan buğu;
İplik ki incecik örer boşluğu.

Ana rahmi zahir şu bizim koğuş;
Karanlığında nur yeniden doğuş....
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!
Sen bir devsin yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed'im sevinin başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim elbet bizimdir!
Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir!

Zindan Mehmed'e Mektup

Zindan iki hece.Mehmed'im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mı?... Belki... Daha ölmedim!

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli...
Git ve gel... Yüz adım...Bin yıllık konak.
Ne ayak dayanır buna ne tırnak!

Bir âlem ki gökler boru içinde!
Akıl olmazların zoru içinde
Üstüste sorular soru içinde:
Düşün mü konuş mu sus mu unut mu?
Buradan insan mı çıkar tabut mu?

Bir idamlık Ali vardıasıldı;
Kaydını düştüler mühür basıldı.
Geçti gitti birkaç günlük fasıldı.
Ondan kalan boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

Müdür bey dert dinler bugün "maruzat"!
Çatık kaş... Hükümet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş kim eder azat?
Anlamaz; yazısız pulsuz dilekçem...
Anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi bir yırtıcı zil;
Sayım var maltada hizaya dizil!
Tek yekun içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik mintanlarla et.

Somurtuş ki bıçak nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccademin yönünde şefkât;
Beni kimsecikler okşamaz madem;
Öp beni alnımdan sen öp seccadem!

Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin;
Köpük köpük duman duman erisin!

Peykeler duvara mıhlı peykeler;
Duvarda başlardan yağlı lekeler.
Gömülmüş duvara baş baş gölgeler...
Duvar katil duvar yolumu biçtin!
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!

Sükut...Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
Tek nokta seçemez dünyadan nazar.
Yerinde mi acep ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç var da kalan biz miyiz?

Ses demirsu demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir
Ne gelir ki elden kader bu emir...
Garip pencerecik küçük daracık;
Dünyaya kapalı Allaha açık.

Dua dua eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta gök parçalanmış.
Gözyaşı bir tarla hep yoncalanmış...
Bir soluk bir tütsü bir uçan buğu;
İplik ki incecik örer boşluğu.

Ana rahmi zahir şu bizim koğuş;
Karanlığında nur yeniden doğuş....
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!
Sen bir devsin yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed'im sevinin başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim elbet bizimdir!
Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir!

Destan

Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak:
Durun durun bir dünya iniyor tepemizden
Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden
Çekiyor tebeşirle yekun hattını afet;
Alevler içinde ev üst katında ziyafet!
Durum diye bir laf var buyurun size durum;
Bu toprak çirkef oldu bu gökyüzü bodrum!
Bir şey koptu benden şey her şeyi tutan bir şey.
Benim adım Bay Necip babamınki Fazıl Bey
Utanırdı burnunu göstermekten sütninem
Kızımın gösterdiği kefen bezine mahrem.
Ey tepetaklak ehram başı üstünde bina;
Evde cinayet tramvay arabasında zina!
Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap sebil üstüne sebil!
Ve ferman kumardaki dört kralın buyruğu:
Başkentler haritası yerde sarhoş kusmuğu!
Geçenler geçti seni uçtu pabucun dama
Çatla Sodom-Gomore patla Bizans ve Roma!
Öttür yem borusunu öttür öttür borazan!
Bitpazarında sattık kalkamaz artık kazan!
Allah'ın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın kefenimin kefili karaborsa!
Kubur faresi hayat meselesiz gerçeksiz;
Heykel destek üstünde benim ruhum desteksiz.
Siyaset kavas ilim köle sanat ihtilaç;
Serbest verem ve sıtma; mahpus gümrükte ilaç.
Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih balığın tırmandığı kavaktan!
Bak arslan hakikate ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak dalkavuk kefesinde!
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık ne yaptılar mukaddes emaneti?
Ah! küçük hokkabazlık sefil aynalı dolap;
Bir şapka bir eldiven bir maymun ve inkılâp!


Kaldırımlar

Sokaktayım kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa karışan noktasında
Sanki beni bekleyen bir hayâl görüyorum.

Kara gözler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını hep simsiyah dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.

Kaldırımlar çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar duyulur ses kesilince sesi;
Kaldırımlar içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum.
Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

Ben gideyim yol gitsin ben gideyim yol gitsin;
İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler.
Tak tak ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer takı gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın verin karanlıkları.
Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim;
Örtün üstüme örtün serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya
Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi...

Başını bir gayeye satmış kahramanlar gibi
Etinle kemiğinle sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!

Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş senin kafatasında.

İkinizin de ne eş ne arkadaşınız var;
Sükut gibi münzevi çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari koştur atını koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur
Ne senin anladığın kadar kaldırımları.

Bir esmer kadındır ki kaldırımlarda gece
Vecd içinde başı dik hayâlini sürükler.
Simsiyah gözlerine bir an gözüm değince
Yolumu bekleyen genç haydi düş peşime der.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de
Tutmak tutmak isterim onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem fecre kadar yürür de
Heyhat o bir ince ruh bense etten bir kalıp.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına ram oluyor sanırım
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

Varsın bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı
Bilirim kalkmayacak bir yâr gibi başımdan.

SAÇLARIN

Saçların çırılçıplak omuzlarından aksın
Mermer üzerinden geçen su gibi.
İçinde engin bir his duyacaksın
Yaz vaktinin gündüz uykusu gibi.

Saç tel tel örtüler hep tül tül düşer
Gözümün değdiği yerlere gül düşer
Sonunda sana da bir gönül düşer
Gölümün şimdiki duygusu gibi.

Dillerde dökülüp sayılır saçın
Sıcak nefeslerle bayılır saçın
Bir tütsüdür kalbe yayılır saçın
Kararan gözlerin buğusu gibi.

Dağlarda Şarkı Söyle

Al eline bir değnek
Tırman dağlara şöyle
Şehir farksız olsun tek
Mukavvadan bir köyle

Uzasan göğe ersen
Cücesin şehirde sen
Bir dev olmak istersen
Dağlarda şarkı söyle


Hiç yorum yok: